Bir işletmenin kasası boşaldığında zarar bilançoda görünür. Bir kurumun güveni tükendiğinde ise kaybı hesaplamak o kadar kolay değildir. Çünkü güvenin içinde insanların yılları, fedakârlıkları, umutları ve birbirlerine verdikleri sözler vardır.Bir şirketin, bir sivil toplum kuruluşunun veya bir topluluğun itibarı bir kişinin eseri değildir. Kimi zaman kurucunun uykusuz geceleri, çalışanın alın teri, gönüllünün ailesinden ayırdığı vakit, bağışçının kendi ihtiyacından kısarak verdiği para birikir o itibarın içinde. İnsanlar yıllar boyunca sözlerini tutar, zor günlerde sorumluluk alır, kendilerinden önce ortak faydayı düşünür. Böylece bir isim güvenilir hâle gelir.
Sonra biri gelir. O ismin açtığı kapılardan içeri girer; kendisine gösterilen hürmeti, yalnızca kendi şahsına duyulan hayranlık zanneder.
Oysa önünde açılan kapının anahtarını başkaları yıllarca emek vererek yapmıştır.
Mesele tam da burada başlar:
İnsan, kendisine emanet edilen itibarı şahsi mülkü gibi kullanmaya başladığında…
Düşünün; otuz yıllık bir aile işletmesinin başına yeni bir yönetici geçiyor. Müşteriler o işletmeye güveniyor, tedarikçiler gerektiğinde vadeyi uzatıyor, çalışanlar sıkıntılı günlerde sabrediyor. Çünkü geçmişten gelen bir söz ahlakı var. Yeni yönetici ise bu güveni kendi bağlantılarını güçlendirmek için kullanıyor. İşe ehil olanı değil, kendisine yakın olanı getiriyor. Şirketin imkânlarıyla şahsi çevresini büyütüyor. Eleştiriyi susturuyor, başarıyı sahipleniyor, hatanın bedelini çalışanlara ödetiyor.
Bir süre sonra siparişler azalıyor, ödemeler aksıyor, insanlar işini kaybediyor.
Yönetici başka bir koltuğa geçebilir. Peki onun tercihleri yüzünden evine eksik maaş götüren çalışanın hakkı ne olacak? Yıllardır dürüstlüğüyle tanınan işletme sahibinin incinen itibarı nasıl onarılacak?
Benzer bir durumu bir yardım derneğinde düşünelim.
Bir öğrenciye burs verilsin diye emekli maaşından pay ayıran insanlar var. Hafta sonunu yardım kolisi hazırlayarak geçiren gönüllüler var. Kimse bilmeden kira ödeyen, hastaya ilaç alan, ihtiyaç sahibini incitmemek için adını dahi söylemeyen hayırseverler var.
Derneğin yöneticisi, bu emeği kendi yükselişinin basamağına dönüştürüyor. Her yardımda kendi fotoğrafını öne çıkarıyor. Kurumun ilişkilerini kişisel beklentileri için kullanıyor. İmkânları, ihtiyacın ve hakkaniyetin gerektirdiği yere değil, kendisine destek sağlayacak çevrelere yönlendiriyor.
Günün sonunda insanlar dernekten uzaklaşıyor. Bağışlar azalıyor. Gerçekten yardıma muhtaç bir aileye ulaşacak destek kesiliyor.
Bu durumda tüketilen yalnızca derneğin itibarı mıdır? Yoksa bir öğrencinin eğitim imkânı, bir ailenin sofrası, bir gönüllünün iyilik yapma hevesi de bu kaybın içinde midir?
Bazen insan, kendi ikbali için başkasının umudunu harcar.
İslami açıdan bakıldığında burada emanet ve kul hakkı üzerinde durmak gerekir. Bir göreve getirilmek, ortak imkânlar üzerinde sınırsız tasarruf yetkisi vermez. İnsan o görevin sağladığı yetki kadar, başkaları üzerindeki etkisinden de sorumludur.
Kul hakkını yalnızca birinin cebinden para almakla sınırladığımızda, büyük bir ahlaki alanı görmezden geliriz. Birinin emeğini kendine mal etmek, hak ettiği fırsatı elinden almak, ortak imkânları yakınlara tahsis etmek, insanların güvenini kendi menfaatine kullanmak da başkalarının hayatında gerçek kayıplar doğurur.
Üstelik kurumsal güvenin zarar görmesi, çoğu zaman tek bir kişinin sınırları içinde kalmaz. Bir yöneticinin davranışı yüzünden yüzlerce dürüst insan zan altında kalabilir. Bir kişinin çıkar hesabı, yıllardır fedakârlıkla yürütülen bir çalışmanın önünü kesebilir.
Bu yüzden “Ben kimsenin parasını yemedim” demek, insanın kendisiyle hesaplaşmasını bitirmeye yetmez.
Kimin emeğini gölgede bıraktın? Kimin hakkını yakınlığına tercih ettin? Sana güvenerek sorumluluk verenleri hangi durumda bıraktın? Ayrıldığın yerde insanlar birbirine daha mı çok güveniyor, yoksa herkes birbirinden şüphe mi ediyor?
İnsani açıdan da ağır bir vefasızlık vardır burada. Çünkü insan, kendisine hazır sunulan bir itibarı kullanırken onun nasıl kazanıldığını kolayca unutabilir. Bugün rahatça oturduğu makamın arkasında, geçmişte o kurumu ayakta tutmak için borçlanan, ailesinden fedakârlık isteyen, eleştirilere göğüs geren insanlar bulunabilir.
Onların emeğine saygı, yalnızca törende isimlerini anmakla gösterilmez. Kurdukları yapının hakkaniyetini koruyarak, imkânlarını amacı doğrultusunda kullanarak ve yeni gelenlere sağlam bir kurum bırakarak gösterilir.
Elbette her hata çıkarcılık değildir. Yönetici yanılabilir, iyi niyetli bir karar beklenen sonucu vermeyebilir. Ahlaki sorumluluğun ağırlığı; insanın uyarılar karşısındaki tutumunda, hesabını verme iradesinde ve zararı düzeltmek için gösterdiği gayrette ortaya çıkar. Kendi konumunu korumak uğruna hatayı gizleyen, itiraz edeni dışlayan, bedeli başkalarına yükleyen kişi ise kaybı büyütür.
Bir kuruma hizmet eden insanın kendisine sorması gereken soru şudur:
“Benden sonra buraya gelenler, benim devraldığımdan daha sağlam bir yapıyla mı karşılaşacak?”
Çünkü görevler biter, unvanlar değişir, kalabalıklar dağılır. Fakat insanın geride bıraktığı sonuçlar başkalarının hayatında yaşamaya devam eder.
Bir çalışan işini, bir öğrenci bursunu, bir gönüllü inancını, bir topluluk birbirine güvenini kaybetmişse; bütün bunların ortasında kişisel başarı hikâyesi anlatmak vicdanı rahatlatmaya yetmez.
Yıllarca kazanılmış bir güveni kullanarak yükselmek mümkündür. Asıl mesele, o yükselişin ardından aşağıda ne bıraktığına bakabilmektir.
Kendi ikbalini büyütürken sana emanet edileni küçültüyorsan, hesabın yalnızca kazandıkların üzerinden görülmez. Tükettiklerinde hakkı olan herkes de o hesabın içindedir.
